Adımın söylenmesiyle yataktan kalkışım bir olurdu. Hayat’a fırlayıp kovadan aldığım bir maşrapa suyla yüzümü yıkardım, doğru sofraya. Dumanı üstünde tarhana çorbasını içerken, her zamanki canı tezliğiyle babam seslendi;
- Hadi oğlum geç kaldık, giy üstüne sana getirdiklerimi acele dedi.
- Hangileri baba? dedim
Bana bir gömlek ve pantolon gösterdi. Güzel şeylerdi, daha önce hiç giymemiştim. Hemen denedim, eh fena değildi, biraz boldu sadece.
- Baba ne olacak şimdi? dedim
- Salihli’ye gideceğiz, fotoğraf çekilmeye yatılı okul imtihanı için dedi.
Çok sevindim ama belli etmedim. Ben hiç şehir görmemiştim. Salihli’yi hiç görmemiştim. Pazar ekmeği, tahin helva, portakal getirilen bu yer nasıl bir yerdi, hep merak ederdim. Aceleyle gittik köyümüzün tek ulaşım aracı olan dolmuşa. Hava ya çok soğuktu, yada ben heyecandan titriyordum. Çok kişi yoktu dolmuşta. Koltukları saydım şoför dahil 14 kişi oturabilirdi. Daha önce hiç binmemiştim. Ama çalışmasını duymuştum, gürültülüydü.
- Tamam mı herkes? Dedi şoför Yaşar Dayı
- Yörü başka gelen olmaz dedi amcalardan birisi.
Dolmuş çalıştı ve yürümeye başladı, çok güzeldi. Hiç sallanmıyordu, koltuklar güzeldi. On beş dakika sonra bir köy göründü yol kenarında.
- Baba bura neresi dedim.
- Akviran dedi.
Bizim komşu köydü, adını duyardım ama görmemiştim. Bizim köyün çocukları ile arada maç yaparlardı. Beş dakika sonra çok daha güzel bir yere geldik. Burada direkler vardı, teller vardı direklerde, evler güzel boyalıydı, yollar düzgündü. Babama soramadım kızar diye. Ama o anladı.
- Burası Durasallı dedi.
Duymuştum adını, ova köylerden biriydi. Durasallı’dan çıktık, biraz sonra büyük bir yola girdik. Ne kadar çok araba vardı. Hiç görmediğim araçlar. Babam anlatıyordu bana.
- Oğlum bu yol İzmir Ankara şosesi. Bu kamyon, bu taksi, bu otobüs....
Ben inanılmaz bir rüyadaydım sanki, ilk kez gördüğüm bu nesneleri hafızama kazıyordum bir yandan. Yol kenarlarındaki fabrikaları, evleri, bağları, ağaçları seyrediyordum. Geçen zamanı hesap edemedim, bir süre sonra Durasallı’dan daha güzel bir yere girdik. Galiba burası şehirdi. Babama baktım. Babam gülümsedi.
- Salihliye geldik oğlum dedi. Şimdi doğru Yıldıza gidecek dolmuş, bizim köyün dolmuşu orda durur dedi.
- Hangi yıldız baba dedim.
Benim bildiğim yıldız çoktu, babam göstermişti hepsini. Babam hemen anladı, gülümsedi.
- Oğlum yıldız burada bir yer dedi.
Bir süre sonra denilen yere geldik. Dolmuş durdu ve hepimiz indik. Geniş bir meydandı, dükkanlar yeni açılıyordu. İnsanlar birbirlerine ‘’hayırlı işler, hayırlı sabahlar’’ diyorlardı. Büyük bir koşuşturma vardı. Bir an köyde gördüğüm karınca yuvalarındaki karıncalar geldi aklıma. Tıpkı onlar gibi insanlar bir yerlere koşuşturuyordu sanki. Derken ‘’simitçiiiiiiiiiiiiii’’ diye bir ses duydum. O tarafa baktığımda elinde bir tepsi, içinde simitler olan benim kadar bir çocuk bağırıyordu. Simidi biliyordum, çünkü babam alıp getirmişti daha önce köye. Babam bana bir simit aldı, bir de çay, yıldız kahvesine oturduk. İnanılmaz güzellikte bir ses geliyordu kulağıma, şehrin o hengamesi içinde nasılda seçiliyordu bu güzel ses. ‘’guguuuuuuuuuuuuk guk, guguuuuuuuuuuuuuuuuuuk guk’’ Bu sesi arada köyde de duyardım, kumru sesiydi.
Yıllar geçti, şehre ait bu güze ses benim hafızamdan silinmedi. Bu güzel ses hep özlemlerimi anımsattı bana. İyi bir iş, sıcak bir yuva, güzel bir yaşam. Bu sesin anlamı buydu.
Bu sabah yine bu ses kulaklarımda. Balkona çıktım, karşı binanın çatısından okuyor şarkısını kumru. Ne anlam ifade ediyor bu şarkı bana kendime sordum. Anlamının değiştiğini gördüm. Bu ses bana çocukluğumu geri getirsin istedim. Sevdalarımı geri getirsin istedim. Bu sabah o sabah olsun istedim.
|